1 Aralık 2016 Perşembe

Niçin Bir Blog?

Merhaba !
Niçin bir blog açmaya karar verdim? Bu sorunun cevabı belki birçok blog yazarı için sıradan olabilir. Güzellik tüyoları vermek, annelik tecrübelerini paylaşmak, yazmayı sevmek, popüler olmak, insanlara faydalı olmak, içini dökmek… Kısacası herkesin kendine göre elbette bir sebebi var.
Aslında itiraf etmeliyim ki bu blogu açana kadar, bana göre blogger olmak ve bir bloga sahip olmak gereksiz bir iş yapmak ve zaman kaybından başka bir şey değildi. Benim bu tür şeylere ayıracak vaktim yoktu. Hatta 24 saat bana yetmezken kaldı ki bir de blog açacağım. Hakikaten akıllıca bir iş değildi. Peki, ne oldu da benim fikrim değişti? Bundan sonrası hem bu sorunun cevabı hem de kendime itirafımdır.
Küçükken spora, müziğe, resme yeteneği olan, hanım hanımcık, çalışkan, başarılı bir çocuktum. Başarı dolu öğrencilik yıllarından sonra istediğim üniversiteyi kazandım ve sonrası o kadar çabuk oldu ki. Üniversite biter bitmez atandım,  öğretmenliğe başladım ve hemen ardından evlendim. Henüz evliliğe alışmaya çalışırken anne olacağımı öğrendim.  Hamileliğin ikinci ayı bittiğinde ikizlerimizin olacağını öğrendik. Evet, evet yanlış okumadınız. İlk doktorumuz tek bebek demişti. Doktor değiştirince İkizlerimiz olacağını öğrendik. O an şok olduk. Bir saat çarşıda bilinçsizce dolaştık. Kafamda bir sürü soru vardı: “Hem çalışıp hem bakabilir miyim? Bir değil iki çocuğa nasıl bakarım? Ya erken doğarlarsa ne yaparım? Nasıl bir hamilelik olur?” Sonra kabullendik tabi; ama haftalar geçtikçe hamileliğim daha zor geçmeye başladı. Nitekim 30. haftaya geldiğimde artık çok kolay işleri bile yapamıyordum.
34. haftadan 2 gün aldığım günün gecesinde acil hastaneye gittik. Erken doğum dediler. Sancılarım başladı. Hemen doğuma aldılar Kendime geldiğimde bebekler yanımda yoktu. (O an duyduğum korkuyu ve endişeyi anlatamam). Kuvöze almışlar. 2 gece kuvözde kaldıktan sonra çıktık hastaneden. Ama asıl zorluklar eve geldikten sonra başladı. İkiz prematüre bebeklerle hayat hiç de kolay değildi.  Evliliğe alışmadan ikiz prematüre bebekler girmişti hayatıma. Afalladım. Uykusuz geçen 1 ay sonra ikizlerim normal doğan bir bebeğin boyuna ve kilosuna ulaştılar.
Doğum iznim bitince bir müddet rapor kullandım ve daha sonra okula döndüm.  Öğretmenlikte ilk senelerimdi. İkiz bebekler, evlilik, tecrübesizlik,  bakıcı sorunları vb. sebeplerden dolayı kendime gelemedim hiç. Bakıcılar ya işi bıraktı(malum ikiz çocuğa bakmak zor)  ya çok yüksek ücretler istedi ya da biz uygun bakıcıyı bulamadık. Nitekim çocuklara bakma işini sırasıyla annem, yengem, teyzem üstlendi derken, “ağlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar” oldu ve bu zor iş anneme kaldı ve canım anneciğim çocuklara baktı. O zaman ilçede öğretmenlik yapıyordum. Annem ise şehir merkezindeydi. Bu yüzden mecburen şehir merkezinden ilçeye gidip gelmek zorunda kaldım. Yolculuk, ikizler, evlilik, okul, öğretmenlik,  yol, yorgunluk, annelik… O zamanlardan bana kalan sadece yorgunluktu.
Üniversitede okurken akademisyen olmak hayalimdi. Ama üniversite biter bitmez evlenip çocuk sahibi olunca bu hayalimden vazgeçmiştim. Çocuklar 3,5 yaşına gelince eşimin ısrarıyla(sanırım içimde ukde kalsın istemedi) son gün yüksek lisans için sınava başvurdum. “Herhalde hiç kimse evli ve ikiz çocukları olan bir öğrenci istemez; ama yine de kısmet, en azından keşke demem” diye başvurduğum sınavı kazandım. Fakat yüküm biraz daha arttı. Arkasından doktora.  (keşke yüksek lisansa hiç başlamasaydım diyorum ama bu kısım ayrı bir yazı olur)
Nihayetinde hep bir koşturmaca, 24 saati yetirememe hali, yorgunluk. Şimdi dönüp bakıyorum da yavrularımın en güzel günlerini doya doya yaşayamamışız.  Oysa her yaşları için bir vesikalık fotoğraf çektirmek, her sene için bir albüm yaptırmak ve doğdukları günden itibaren günlük tutmak gibi bir hayalim vardı. Ama ne yazık ki hiçbirini yapamadımL Biliyorum çok uzun bir yazı oldu; buraya kadar sabırla okuduysanız teşekkür ediyorum.
Son zamanlarda fark ettiğim çok şey var. Mesela hem eş, hem öğretmen, hem öğrenci hem akademisyen hem anne hem evinin hanımı olmak yoruyor insanı; fakat asıl mesele bütün bu kimlikler içerisindeki kaybolmuşluk hali. Kendi kendime “Peki, ben neredeyim?” diye soruyorum. İyi bir eş, başarılı bir akademisyen, harika bir anne olacağım diye küçükken her şeye yeteneği olan o küçük kızdan eser kalmadığını fark ediyorum.  Resim yapamıyor, müzik dinleyemiyorum iş yerinde çıktığım merdivenleri saymazsam spor da yapmıyorum. Kitap okuyamıyorum -doktorayla ilgili olanlar hariç- ve yazamıyorum. Yani tüm yeteneklerim körelmiş. Ortada iyi bir anne, başarılı bir eğitim hayatı var; ama ben yokum. Dışarıdan bakınca gıpta edilecek bir hayatım var belki ama gerçekte ucu ucuna yetişiyor her şey. İşin kötüsü çocuklar büyüdükçe mükemmel bir anne olamadığımı da anlıyorumL
İşte, bütün bunları fark etmem hayata bakışımı değiştirdi, beni “an”ı yaşamaya sevk etti. Bize verilen bir hayat var ve ne geçen günleri geri getirebiliyoruz ne de geleceğe yön verebiliyoruz. Sadece şu an için, şimdi için bir şeyler yapma imkânımız var ve ben artık her “an”ı hayatta sahip olduğum en değerli varlıklarım olan yavrularımla geçirmek ve kendimi bulmak istiyorum. Bu yüzden bir blog açmam hem kendimi bulmak hem çocuklarıma güzel anılar biriktirmek hem de “an”ı yaşamak için. Şu an blogda hiç takipçim yok kendim yazıp kendim okuyorum, ama önemli değilJ Ha bir de instagram hesabı aldım. Niye mi? Geriye dönük o kadar az fotoğraf çekilmişiz ki. Şimdilerde çocukların her halini fotoğraflamak istiyorum bir albüm gibi olsun diye. Umarım hiçbir şey için çok geç kalmamışımdır.


3 yorum:

  1. bence hiçbirşey için geç değil :) zamanlar hepsi olur takipçi sayısı artar :) sizi keşif etkinliğinden budum bana da beklerim sevgiler :) http://efsaninguncesi.blogspot.com.tr/

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim :) Tabi, hemen takibe alıyorum. Bu arada blogumda yorum yapan ilk kişi olduğunuz için ayrı bir yeriniz oldu bilesiniz:)

      Sil
  2. ben hem çalışan kadın hem anne hem evinin kadını olmayı başaramadım daha helal olsun diyorum :)

    YanıtlaSil